Bilim sadece bilim...

9/3/2008 - TARİHTE BİR YOLCULUK VE ASTRONOMİ ÇALIŞMALARI

                             

                           

Bilim tarihinde olduğu gibi, gökbilim tarihinde de incelenmesi gereken ilk uygarlıklar Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarıdır. İnsanoğlu tarımla uğraşmaya başladıktan sonra, mevsimleri, mevsimsel farklılıkları gözlemlemek ve incelemek  zorunda kalmıştır. Tarım faaliyetlerini mevsimlere göre düzenlemek zorunda olduğundan  gökyüzünü, gökcisimlerinin hareketlerini, yıl içerisinde gökyüzündeki konumlarını inceleyerek, bir zaman, mevsim tanımı yapmış ve takvimleri oluşturmuştur. Göktürkler 12 Hayvanlı Türk Takvimi’ni kullanmışlardır.

 

 Mısır’da gökbilim daha çok dini bir temele dayanırken Mezopotamya’da laik ve matematiksel temele dayalıdır. Günü 24 saat, saati 60 dakika, dakikayı 60 saniye ve bir haftayı yedi gün olarak düşünen ve tüm dünyaya yayılmasını sağlayan  Mezopotamya uygarlığıdır.

 

Eski Yunan döneminde  astronomi geometrik bir temele dayandırılmış, gezegen hareketlerinin ve gök olaylarının açıklanmasına çalışılmıştır. Aristarchos tarafından güneş merkezli sistemin ortaya atılması ve Eratosthenes tarafından Yer’ in çevresinin ölçülmesi bu dönemdeki başarılardandır. 2.yüzyıl’da İskenderiye’yi döneminin en önemli bilim merkezi yapan Batlamyus on üç kitaptan oluşan ve astronomi ile ilgili birçok konuya değindiği  Almagest (Büyük Derleme)’i yazmıştır.

 

Ortaçağ’ da Avrupa karanlık bir dönemden geçerken Ortadoğu’da bilimsel çalışmalar yapılmaktaydı. Yeni doğan İslam dini de bu bilimsel gelişmeleri benimsemiş, bilimsel çalışmalara önem vermiş ve bir çok bilgin yetiştirmiştir. Yunan bilim kaynakları Arapça’ya çevrilmiş ve özellikle astronomide büyük çalışmalar yapılmıştır. İlk kurulan gözlemevleri onlara aittir. 9.yy bilginlerinden Harezmi cebirin kurucusu sayılır, aynı zamanda  bazı tarihçiler tarafından sinüs ve kosinüsü ilk defa kullanan kişi olarak düşünülür.

 

15. yüzyıla gelindiğinde Türkistan’ ın parlak bir dönem içinde olduğunu görüyoruz. Uluğ Bey tarafından bilime büyük önem verilmiş  başkent Semerkand bilim merkezi haline gelmiştir. Semerkand’da kurulan gözlemevinde yapılan çalışmalar ve gözlemlerle hazırlanan bir kitap 17. yy’a kadar astronomide kullanılan en önemli kataloglardan biri olmuştur. Semerkand’da yetişen bilim adamlarından Ali Kuşçu İstanbul’ da astronomi ve matematik dersleri vererek Osmanlı’da pozitif bilimlerin canlanmasını sağlamış, 16. yy’da  Osmanlı’ nın en büyük astronomi bilgini Takiyüddin yetişmiştir. Takiyüddin  1575 yılında İstanbul Gözlemevi’ ni kurmuş, trigonometri ve astronomi alanında önemli çalışmalar yapmış ve eserler oluşturmuştur. 1577 yılında bir kuyrukluyıldızın görülmesiyle 1578’ de  bir veba salgının başlamasını  gözlemevinin kurulması ve gözlemlerin yapılması sonucu meydana gelen uğursuzluk olarak düşünen Şeyhülislam ve gericiler nedeniyle gözlemevi yerle bir edilmiştir. Yaklaşık 300 yıl kadar sonra 1867’ de Kandilli Gözlemevi’nin temelini oluşturan  bir gözlemevi  bir Fransız mühendisin girişimiyle kurulmuş, 1909’ da 31 Mart olayı ile her ne kadar aletleri zarara uğrasa da  1910’da yeniden kurulmuş ve günümüze kadar gelmiştir.

 

Hemen hemen tüm uygarlıkların ilgilendiği bir bilim olan astronominin tarihsel gelişimini inceleyerek, insanoğlunun düşünce yapısının ve fikirlerinin hangi şartlarda nasıl geliştiğini görme fırsatını elde ediyoruz . İnsanoğlu var oldukça icat ettiği en büyük araç olan bilim de gelişmeye devam edecek ve uçsuz bucaksız bilgi okyanusunun her noktasına korkusuzca yüzebilen insanoğlunun zihni  evrenin her noktasını tüm zamanlarda hissedebilecektir.

 

“Herkes tüm evreni keşfetmedikçe evren önemsiz birşeydir”

Senecca

 

 

Kaynak: Unat, Yavuz, İlkçağlardan Günümüze Astronomi Tarihi, Ankara 2001

         



Bu yazım Uçan Türk Sayı: 503 'te yayınlanmıştır.

Bağlantı

9/3/2008 - İNSANOĞLUNUN UZAY MACERASI

                                            

 

Mağaralardan Uzay Araçlarına

 

Masalları, efsaneleri ve hayalleri kuşlar gibi özgürce uçabilen kahramanlarla dolu olan insanoğlunun uçma hayalinin çok eskilere dayandığını söyleyebiliriz. İnsanoğlu sınır tanımayan zekası ve hayalgücü ile bu hayallerini  balonlardan, planörlerden, jetlere; roketlerden uzay mekiklerine kadar  uzanan bir serüven ile gerçekleştirmiş bulunmakta ve yeni serüvenler için de durdurulamaz zekasını ve üretkenliğini kullanarak yeni teknolojiler üretmeye devam etmekte. .

 

İlk uçan insan 1630’ lu yıllarda kendi yaptığı kanatlarla Galata kulesinden atlayarak Boğazı geçen ve Üsküdar’a inen Hezarfen Ahmet Çelebi olmuştur.* Ancak bu konudaki belgeler korunmadığı için literatüre geçememiştir. 18. yy da ilk sıcak hava bolununu uçurarak literatüre geçenler Fransız Montgolfiee kardeşler olmuştur. 1903’te  Amerikalı Wright kardeşler ise tasarladıkları ilk uçak Flyer-1 ile 60 sn uçarak  tarihe geçmişlerdir. 19. ve 20. yy lara gelindiğinde, 1045 ‘ten önce Çinliler tarafından savaşlarda kullanılmak üzere keşfedildiği bilinen roketler ile uzaya çıkma düşüncesi de ortaya çıkmış ve uçak mühendislerinden başka roket mühendisleri de çalışmalara başlamışlardır.

 

İnsanoğlunun uzay macerası Rusya’ nın bir plaj topu büyüklüğündeki Sputnik 1 adlı uyduyu uzaya göndermesiyle başladı (4 Ekim 1957). Böylece Dünya yörüngesine ilk defa insan yapımı bir uydu oturtulmuştu. Uzay çağı başlamıştı. ilk uydunun gönderilmesinden  yaklaşık 1 ay sonra Sputnik 2 uydusuyla Laika adlı bir köpek de uzaya gönderildi. Rusya’ nın başladığı bu uzay macerasında geri planda kalmak istemeyen Amerika da gelecek 10 yıl içinde uzaya insan gönderme hedefiyle 1958’de uzay çalışmalarını programlamak üzere NASA’yı kurdu ve uzay yarışı başladı.

 

12 Nisan 1961’ de Rusya’ nın Vostok 1 uzay aracı ile Yer yörüngesine çıkarak Dünya’ nın gerçek görüntüsünü ilk gören insan Yuri Gagarin oldu. 20 Temmuz 1969’ da Apollo 11 ile Ay’a giden üç astronottan Michael Collins Ay yörüngesinde kumanda modülünde beklerken, Neil Armostrong ve Edwin Aldrin Ay yüzeyine ayak basarak, taş örnekleri topladılar.  Dünya’dan ayrıldıktan sorna  Collins’in şu sözleri Dünyamızın uzaydan ne kadar güzel göründüğünü ifade ediyor: “...Ay yolunda ilerlerken rahattık. Keyfimiz yerindeydi. Dünya’yı ve Ay’ı seyrediyorduk. Dünya  gittikçe küçülüyor, ama Ay pek büyümüyordu. Bir gün sonra Dünya komuta modülünün penceresini ancak dolduracak kadar küçüldü. Ama yine de okyanus mavisi ve kar beyazi ile pırıl pırıldı. Ormanların yeşili, çöllerin kırmızı ve grisi de belliydi. Bazen okyanuslar güneş ışığını öyle yansıtıyordu ki, sanki muazzam bir elması ışığa tutmuş, sarkıtmışlardı. Kısacası Dünyamız çok güzeldi, çok!...”

Türkiye saati ile 04.56’da  Neil Armstrong’un Ay’ın tozlu toprağına ayak bastığında söylediği şu sözlerse tarihe geçti : ”İşte, insan için küçük ama insanlık için büyük bir adım”

 

İnsanlık tarihine baktığımızda insanoğlunun  uzaya açılması, bilimsel gelişmeler, teknolojik yenilikler çok hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. Bu hızla giderken bilgimizi, teknolojimizi bazen yanlış yönlerde kullanıyoruz.  21. yy’ a geldiğimiz halde hala başka ülkeler işgal edilebiliyor, uzaya çıkmak için kullanılan roketlerle savaşlarda başka ülkelere bombalar atılıyor, masum insanların ölümüne  neden olunuyor. Teknolojimizi insanlık için, evreni keşif hayallerimizi gerçekleştirmek için kullanmak yerine kendimizi yok etmek için kullanıyor ve büyük bir  insanlık suçu işliyoruz. Koskoca evrendeki tek yuvamız olan Dünya’ mızı mahvediyoruz. Fosil yakıt kullanımı, ormansızlama ve endüstrileşme ile meydana gelen  canlı türlerinin soyunun tükenmesi, bazı ekosistemlerin yok olması, hastalık, açlık ve su sıkıntısının artmasıyla sonuçlanacak küresel ısınmanın önüne geçmek için hiçbir şey yapmıyoruz. İki milyara yakın insan su sıkıntısı çekerken ve 1,4 milyar insan temiz sudan yoksunken bilinçsizce doğal kaynakların tüketilmesi, doğanın tahrip edilmesi ülkeleri açlığın ve susuzluğun eşiğine getiriyor. Afrika’da insanlar bir yudum içecek su için kilometrelerce yol tepiyor. Su kıtlığı hijyenik sorunlara yol açtığından  saat başı çoğu çocuk olmak üzere 6 bin kişi yaşamını yitiriyor. Erozyonla topraklarımızı kaybederken, ekili alanların sayısı hızla azalırken, yanlış tarım politikaları nedeniyle tarımda verim hızla azalıyor. Dünya nüfusu hızla arttığından büyük bir açlık tehlikesi yaklaşıyor.

 

 Gelin 1961’de bu güzel dünyamıza dışarıdan  bakan ilk insan olan Yuri Gagarin’in sözlerine kulak verelim:

 

 “Uzay gemimle Dünya’ nın etrafında uçarken gezegenimizin ne kadar güzel olduğunu gördüm. Dostlarım  gelin onu yok edeceğimize bu güzelliği besleyip artıralım”

 

Bir yılı daha geride bırakırken artık  insan olmanın bilincine varmak ve yaşam serüvenimize bu bilinçle devam etmek dileğiyle...

 

* Evliya Çelebi, Seyehatname

Kaynaklar:

1- Prof. Dr. Ethem Derman , Kişisel Web Sayfası http://derman.science.ankara.edu.tr/

2- Sagan, C. 1997, Kozmos Evrenin ve Yaşamın Sırları

3-Tercüman Gençlik Yayınları, 1981 Uzay Ansiklopedisi , İstanbul


Bu yazım, Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü Yayın Organı Sayi:52 'de yayınlanmıştır.

Bağlantı

27/2/2008 - Hangi Son?

Kategori: cevre

                                            

 

Sonuncu Buzul Çağı’ nı izleyen 13000 yılda insanoğlu yeryüzünde hızla yayılarak medeniyetler kurdu. Bir kısmı Dünya’ nın bazı bölgelerinde taş aletler kullanıp avcılıkla yaşarken bir kısmı çiftçilikle uğraştı, bir kısmı sanayi toplumlarını ortaya çıkardı. Çevresel şartlara göre değişik şekillerde zamanla değişen bu toplumların tarihini fetihler, savaşlar, salgın hastalıklar biçimlendirdi. Bu süre zarfında insanoğlu sürekli gelişerek, savaşarak, tüketerek ve yok ederek hızla çoğaldı. Roma İmparatorluğu döneminde 150 milyon olan insan nüfusu 1600’lü yıllarda 500 milyona 1900’ lerde 3 milyara ulaştı ve günümüzde de 6 milyarı aştı. Birleşmiş Milletler tahminlerine göre 2050’li yıllara gelindiğinde nüfus 9-11 milyara ulaşacak.

 

Hızlı nüfus artışına bağlı olarak artan enerji ihtiyacını karşılamak için tüketilen fosil yakıtlarla, besin ihtiyacını karşılamak için ormanların yakılıp yeni tarım alanlarının açılmasıyla, doğal alanların tahrip edilmesiyle ve yaşadığımız çevrenin kirletilmesiyle gezegenimize geri dönülemez zararlar veriyoruz .

 

Dünya’ nın pek çok bölgesi doğal kaynakların  kalitesi ve ulaşılabilirliği konusunda büyük sorunlar yaşıyor. Bazı ülkeler bu sıkıntıyı yalnızca nüfus artışı yüzünden yaşarken bazıları sert çevre koşulları nedeniyle yaşıyor. Her ikisine birden maruz kalanlar ise çok zor durumlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Mısır’ da yaşayan 71 milyon insan içme suyu gereksinimlerinin %97’ si için Nil’ e bağımlı durumda ama bu nehri Etiyopya ve o bölgedeki diğer 8 ülkeyle paylaşmak zorunda.

 

Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü’ nün tahminlerine göre nüfus artışı ve tüketim hızının bugünkü gibi devam etmesi durumda 2025 yılında küresel anlamda tüm evlerdeki su tüketimi % 50 ‘ den fazla artmış olacak. İsrail 30 yıldan uzun zamandır işgal ettiği Batı Şeria’ daki Arapların tarım yapmak amacıyla yeni kuyular kazmalarını yasaklıyor, oysa kendisi giderek daha derin kuyular kazmaya devam ederek su seviyesinin Filistinliler’ in kuyularının ulaşamayacağı kadar aşağıya inmesine neden oluyor. Kaynakları kısıtlı olan birçok Avrupa ülkesi ve Güney Kore, Tayvan ve Japonya gibi sanayileşmiş Asya ülkeleri tarımsal ürün ithalatını artırıyor. Bazı ülkeler boru hatlarıyla diğer ülkelerden temiz su ithal ediyor ve deniz suyunu arıtıyorlar. Oysa nüfusu hızla artmakta olan ve gelişmekte olan ülkeler bu tür köklü değişiklikler yapmak için gerekli sermayeyi kısa vadede bulma şansına sahip değiller.  Görüldüğü gibi Dünya’nın her yerinde koşullar  aynı değil hayat da adil değil.

 

Prof. Dr. Kreghead’ın bir sözü insanoğlunun bu gidişatını çok iyi açıklıyor:

Bir kaynağı kullanırken onu korumak, insanoğlunun doğasında olmayan bir davranış özelliğidir. İnsanların evrimi, yararlanma, rekabet ve doğaya zarar veren yaratık olma yolunda gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir. Dünyanın yaratılışından bu yana ormanların yok edilmesi, karalar ve sular dünyasının kirletilmesi bu evrim şeklinin en önemli simgeleridir.”*

 

Nüfus artışı bu hızla devam eder, kaynaklar da bu hızla tüketilmeye devam ederse insanoğlunu hiç güzel olmayan bir son bekliyor. Gezegenimizin sonuysa  4 milyar yıl sonra Güneş’ in ölümüyle yani eceliyle mi olacak yoksa insanoğlunun yeryüzünü istilası üzerine zaten bir mezarlığa dönen içinde hayat kalmamış bir ölü gezegenin Güneş tarafından yutulmasıyla mı olacak?

 

 

Kaynaklar:     Dünyanın Durumu 2001, s. 89. TEMA Yayın No: 35, İstanbul 2001

                      Dünyanın Durumu 2005, s. 39. TEMA Yayın No: 45,İstanbul 2005

      *Cumhuriyet Gazetesi Dış Haberler Servisi, 09.09.1997)                                                     

Bağlantı

26/2/2008 - Enerji kaynakları hakkında...

Kategori: cevre


Eski çağlardan beri insanlar ısınmak ve yiyeceklerini pişirmek için ateşi kullanirlar. Odunda ve kömürde depolanmış olarak bulunan enerji yanma sonucu açığa ısı enerjisi olarak çıkar. Isı enerjisini suyu kaynatmada da kullanabiliriz. Ayrıca suyu veya su buharını türbinleri çevirerek elektrik elde etmede kullanırız. Hareket eden bir cismin sahip oldugu enerji kinetik enerjidir.

İnsanoğlu geliştikçe enerji ihtiyacı artmaktadır. Isınmak için kömür, doğalgaz gibi kaynakları ya da elektrik enerjisini kullanırız. Ulaşım araçlarımız; arabalar, uçaklar, trenler çeşitli yakıtlarla çalışır. Televizyon izlerken, bilgisayar kullanırken, yemek pişirirken hep enerji tüketiriz. Zaman ilerlediçe , bilişim ve teknolojinin de gelişmesiyle günlük yaşamda enerjiyi kullandığımız alan sayısı da artmaktadır. Bu durumda enerji ihtiyacımız da artmıştır. Enerji tüketimimiz arttıkça üretmemiz gereken enerji miktarı da artmaktadır ve bu nedenle yeni enerji üretim yolları geliştirilmektedir.


Enerji elde ettiğimiz yakıtların büyük kısmı karbon içerdiğinden çevreye büyük zarar veriyoruz. Yaşadığımız çevreyi kirletmemiz sonucu uzun vadede kendi sonumuzu da hazırlıyoruz. İnsanoğlu bu durumun bilincine vardıkça daha temiz ve yenilenebilir enerji kaynakları arayışı içine girmiştir.

Şimdiye kadar kullana geldiğimiz fosil yakıtlar ve yenilenebilir enerji kaynakları ile son zamanlarda bilim ve teknolojinin gelişmesi sonucu önerilen yeni enerji üretim kaynakları bulunmaktadır.

Şüphesiz en önemli biyosfer sorunlarından biri olan sera etkisinin nedeni atmosferdeki karbondioksit oranındaki artıştır. Peki bu artış neden kaynaklanır? Yanıt çok basit. Karbon içeren fosil yakıtlardan. Kömür, petrol gibi uzun zamandır kullandığımız fosil yakıtlar, karbon dengesinin bozulmasında en büyük etkiye sahiptir. Kömür, atmosefere karbon salarak tanecik sayısını artırmasının yanında, kirli sise yol açması bakımından insan sağlığı ve çevre için zararlı bir kaynaktır. Kömür rezervleri 100 yıldan fazla bir zaman yetecek kadar dolu olsa da yol açacağı büyük kirlilikten dolayı kullanılamayacaktır. Benzinin yanmasından ileri gelen bir diğer kirletici de PAN’ dır. PAN da çok tehlikeli ve kirletici bir maddedir. Benzin, mazot ya da benzer diğer yakıtların yanması sonucunda karbonmonoksit de açığa çıkar. Bu da zehirli ve öldürücü bir gazdır.

Fosil yakıt kullanımının insan sağlığı üzerinde etkileri bu şekildeyken çevreye etkisi ne düzeydedir? Ormanlara zarar verdiği, fotosentez ve solunumu durdurduğu, asit yağmurlarına sebep olduğu artık herkes tarafından biliniyor. Asit yağmurları nedeni ile toprakların hızla asitleşmesi sonucu ilerde yeterli ürün yetiştiremeyecek olduğumuzu düşündüğümüzde gelecekte karşımıza çıkacak problemin boyutları düşündürücüdür.

Peki işletme sırasında atmosfere kirletici atık salmayan enerji kaynakları nelerdir? Hidro, rüzgar, güneş, jeotermal, biyokütle ve nükleer enerji. İlk olarak nükleer enerji dışındaki yenilenebilir enerji kaynaklarını bir inceleyelim.


Hidroelektrik santrallerde yüksekten düşürülen su ile türbinler döndürülerek türbine bağlı bir jeneratör ile elektrik elde ediliyor. Gelişmiş ülkelerde uzun zamandır kullanılan ve gelişmiş bir yöntem olmasına rağmen gelişmekte olan ülkelerde yeterli bilinç düzeyine erişememiş insanlar nedeniyle çevre sorunlarına yol açabiliyor. Hidroelektirk santraller nehirler üzerine barajlar kurulması ile yapılıyor. Bu durumda o bölgede yaşayan insanlar göç etmek zorunda kalıyor ve nehir ekosistemi de ölüyor. Toprak erozyonuna karşı gerekli önlemler alınmadığı için barajlar kısa sürede doluyor ve verimsiz hale geliyor. Ancak su kapasitesi fazla olan ülkeler için baraj yapımı ve sonrasında erozyona karşı alınacak tedbirler ile barajların ömrü uzatılarak fosil yakıtlarla kıyaslandığında çok daha temiz bir enerji üretme yöntemi olduğu söylenebilir.

Rüzgar enerjisinden yararlanmak da temiz bir yöntem. Havadaki kinetik enerji bir türbin aracılığıyla elektrik enerjisine dönüştürülüyor. Çevre etkileri açısından kanatların gürültüsü, görüntü kirliliği ve kuşların takılıp ölmesi gibi sorunları var.


Jeotermal enerji yer altından çıkan sıcak su ve gayzerlere dayalı br enerji türüdür. Isıtma grereksinimine yönelik olarak kullanılabiliyor. Güvenilir bir yöntem.


Biyokütle, organik madde kaynaklı bir enerji üretimidir. Enerji amaçlı yetiştirilmiş ormanlardan elde edilen odunun yakılması ile elde edilir. Ormanın yetişmesi sırasında atmosferden karbondioksit alımı olduğu için yakılması sırasında ortaya çıkan karbondioskit sera etkisine neden olmaz. Ancak insanlar dünyadaki doğal ormanları bile koruyamazken, enerji için ayrıca orman yetiştirecek olmaları zor olacağından uzun vadeli bir çözüm olduğunu söyleyebiliriz. Ülkemizde orman köylüsünün ısınma ve pişirme amaçlı ormanlardan yararlanması için yeterli potansiyelin olduğunu, bu konuda bilinçlendirici çalışmalar yapıldığı takdirde olumlu sonuçlanacağını da belirtmek gerekir.


Çatılara güneş panelleri koyarak enerji üretildiğini bilirsiniz. Genellikle ısıtma amaçlı kullanılır. Güneş panellerinde ısınan su mutfak ve banyolarda kullanılır. Ancak hava kapalı olduğu zaman ısınma problemi ortaya çıkar. Güneşten elektrik de üretilebilir. Çok temiz bir yöntemdir. Ülkemizde özellikle Akdeniz’de her evin çatısında güneş panelleri bulunur. Banyo ve mutfaktaki sıcak su ihtiyacını karşılaması yanında elektrik üretimi de mümkündür.

1974 yılında başlamış bir hidrojen enerjisi hareketi vardır. Bu hareketin öncülerinden biri de Nejat Veziroğlu’dur. Hidrojen enerjisi kullanımı çok temiz bir yöntemdir. Güneş enerjisiyle elektrik elde edilerek su elektroliz edilir.Açığa çıkan hidrojen enerji ihtiyacı olan bölgeye borular aracılığıyla iletilir. Yakıt olarak kullanılır ve sonuçta yan ürün gene su olur. Yani hiç bir kirlilik söz konusu değildir. Uzay programlarında, sanayide ve uçaklarda kullanılmaktadır. Gerekli yatırımlar yapıldığında geleceğin en güvenilir ve temiz enerji kaynaklarından biri olacaktır.


Çevre kirlenmesinin en büyük sorumlularının kendileri olduğunun farkında olan bazı ülkeler yüksek bütçeler ayırarak bu yöntemleri kullanmaya başlamışlardır. Gelişmekte olan ülkeleri düşündüğümüz de ise durumun daha zor olduğunu görüyoruz. Artan nüfus ve hızlı sanayileşme nedeniyle enerji üretimine gereksinim artmasına rağmen yeterli bütçeler ayrılamadığı için kısa vadede ucuz yöntemlere başvuruluyor. Türkiye’ de ne gibi bir sorunla karşılaşılıyor? Fosil kaynaklı santraller yerine yenilenebilir enerji santralleri için teknik bilgi ve yüksek yatırım gerektiren altyapılar gerekiyor. Bu nedenle kısa vadede daha bilindik ve ucuz yöntemler tercih ediliyor. Ama uzun vadede ödenecek olan bedeller hiç düşünülmüyor.

Bir diğer seçenek de işletim sırasında atmosfere kirletici madde salmadığı için tercih edilen nükleer enerjidir. Uygun ve doğru inşa edilen santrallerde canlı sağlığına zararlı radyasyon salımı söz konusu değildir. Ancak bir reaktör kazası meydana gelmesi durumunda açığa çıkan yüksek enerjili parçacıkları içeren bulutlar kilometrelerce uzaklara kadar taşınabilir. Su ve toprak aracılığıyla besinlere geçerek canlı vücuduna girebilir. Bu durumda çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Nükleer santrallerde meydana gelen kazaların nedeni insan hatasıdır. İnsan hatası olmayacak şekilde insansız bir reaktör kurulması ise henüz mümkün değildir. Bu durumda çok düşük de olsa bir kaza meydana gelmesi durumu ciddi sorunlara neden olabilir.

Yaşamımızın kökeni olan güneş ışınlarını üreten yıldızlardaki enerji füzyon enerjisidir. Ticari amaçlı üretim yapan nükleer tesislerde ise fisyon enerjisi kullanılmaktadır. Füzyon enerjisi nin hammedesi hidrojenin izotopu olan döteryumdur ve okyanuslarda bize sınırsız bir rezerv sunar. Ancak ticari amaçlı kullanımı için henüz başarılmış bir yöntem değildir. Ancak gelecekte başarıya ulaşması durumunda çok temiz ve sınırsız bir enerji kaynağı olacağı kesindir.


Tüm bu gerçekler ışığında söyleyebileceğimiz şey, büyük fabrikatörlerin, yöneticilerin ve petrol şirketlerinin sahiplerinin tek amacı kar elde etmek olduğundan yönetimlere temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeleri konusunda etkili olacak güç çevre kirliliği ve enerji kaynakları konusunda bilinçli bir kamuoyu olacaktır. Bu kamuoyunu oluşturmak da sivil toplum kuruluşlarının görevidir.



**Genç TEMA web sitesindeki yazım**

Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

"Sabit fikir ve dogmatik dusunce,18 yasina kadar kotu egitilmis, anlamsiz ve yanlis inanclarla kosullandirilmis insanlarin beynine yerlesmis tortudan baska birsey degildir."

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

jimi
bektashobi